> Yazara Göre Listeleme > S > Prof. Dr. Süleyman Derin > Nakşibendilikte Sülûk
Prof. Dr. Süleyman Derin
Gösterilen makaleler: 1 ile 15 arası 1 2 3 4 5 6 7 Sonraki Sayfa >
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Nakşibendilikte Sülûk
Prof. Dr. Süleyman Derin
2013 - Ekim, Sayı: 332, Sayfa: 018
İmam Rabbani mektubatının pek çok yerinde insanı Allah’a en hızlı şekilde vasıl kılan tarikatın Nakşibendilik olduğunu dile getirir. Zira ona göre Nakşibendilik yolunda süluk halk aleminden değil emir aleminden başlar. Bu şöyle izah edilir. İnsanın nefsi toprak, su, hava ve ateşten oluşur ve onlar halk/yaratılış alemine aittir. Tarikatların çoğu nefsin bu unsurlarını terbiye etmeye çalışır ve ağır mücahedelere girişir. Nakşibendiler ise insanın bu alemdeki varlığını sanki görmezden gelerek onlarla uğraşmazlar. Hatta bu çeşit uygulamaları vakit kaybı sayarlar. Bu sebeple Nakşibendi meşayihi direkt olarak emir alemine ait olan kalpten işe başlarlar, nefis alemini atlarlar. Başka bir deyişle sülukun ilk yarısını atladıkları ve direkt olarak ikinci kısmından başladıkları için vuslat yolunu kısaltmış olurlar. İmam bu metot farklılığını şöyle dile getirir: Ey oğlum! Şunu bilmelisin ki; Nakşibendî tarikatında seyr u sülük emir alemine ait olan kalpten başlar. Diğer tarikatların pirlerinin seyr u sülûkü ise böyle değildir: Onlar önce nefsî tezkiyesi, yani kalıbı/ bünyeyi arındırmayla işe başlarlar. Ondan sonra emir alemine geçer ve burada Allah’ın dilediği kadar yükselirler. Bu sebeple diğerlerinin son mertebesi nakşî büyüklerinin başlangıç noktasında toplanmış ve böylece tarikatları Allah’a en yakın yol olmuştur. Ayrıca İmam nefis terbiyesin halk aleminde başlanıldığında bunun çok tesirli olmadığını düşünmektedir. Çünkü halk aleminde işe başlayanlar, emir alemine geçince en ufak bir manevi haz ile sekre kapılmakta, maneviyatın ileri derecelerinden mahrum kalmaktadırlar.

Çünkü nefis tezkiyesi ve bedenin nefsani arzularının arındırılması onların emir alemindeki seyr u sülûkü ile en güzel şekilde hasıl olur. Böylece onların kat edeceği yol diğerlerine oranla kısalmıştır. Zira Nakşi büyükleri halk alemine ait olan seyr u sülûkü boş bir gayret olarak görmekle kalmamış onun zararlı ve maksada ulaşmaya engel olduğunu yakinî/tecrübî olarak bilmişlerdir. Zira nefsi tezkiye ve çetin riyazetlerle bu yola sülûk edenler halk aleminin basamaklarını geçip emir aleminde seyr u sülûk etmeye başladıklarında elde ettikleri ufak bir ruhi lezzet ve kalbi cezbeyle yetinmişlerdir. Emir aleminin mekan ötesi ve benzersiz olduğu düşüncesi onları gerçek emsalsiz olan Hak Teâlâ’ya vuslattan alıkoymuştur. Nitekim sâliklerden biri bu makamda Hak Teâlâ zannederek otuz sene ruha ibadet ettiğini söylemiştir. (C. I, 260. Mektup)

İmam’a göre diğer tarikatlarda nefsin terbiyesinden sonra elde edilen cezbeyi Nakşiler daha işin başında kullanırlar. Cezbe onlar için bir araç olmuş olur, halbuki diğer tarikat erbabı cezbeyi sülûkün ileri seviyelerinde elde ettikleri için onu sanki amaç gibi görmüşlerdir, az bir cezbeden sarhoş olup yolda kalmışlardır: Bu yüce tarikatın pîrleri (sülûk metotlarında) diğerlerine benzemezler. Onlar seyr u sülûke cezbeyle başlar, cezbe sırasında tattıkları manevi lezzet sayesinde de (hızla) terakki ederler. Bunların cezbe ve lezzetleri diğerlerinin mücahedelerinin yerini tutar. Diğer tarikatların saliklerini vuslattan geri bırakan şey bunlar için ilerleme vesilesi olur. Bunlar emir aleminin mekansız oluşunu mekanlılık diye tasavvur ederek gerçek mekansıza yönelirler. Bu alemin benzersiz oluşunu benzerliliğin ta kendisi olarak kabul eder ve böylece gerçek emsalsize yükselirler. Vecd ve hal onları asla yollarından alıkoyamaz. Bu yolun inciği boncuğuyla aldanmazlar. Sufilerin bazı anlaşılmaz sözleriyle övünmez, şathiyata kulak asmazlar. Bilakis onlar mutlak ehadiyyet dairesine yönelir, isim ve sıfatları Yüce Zât’a sadece bir köprü olarak görürler. Bununla birlikte İmam’a göre salikin bu dünyaya ait olan latifeleri tamamen de önemsiz ve gereksiz değildir. Salikin bu latifelerdeki kapasitesi onun emir alemindeki terakkisini yakından etkiler. Yaratılış alemine ait olan latifeler arasında İmam’a göre en önemli olanı toprak latifesidir. Bu latifesi kamil olanlar en yüce makamlara yükseldiği gibi ayrıca irşad vazifesi ile de nasiplenir. Zira maddî aleme iniş ne kadar fazla olursa insanın kemalatı o kadar yüksek olmaktadır: Yine bilinmesi gerekir ki toprak latifesinde kamil olanlar yükseliş mertebelerinde diğerlerinin üstüne çıkabildiği gibi iniş mertebelerinde de diğer latifelerden çok daha aşağılara inebilmektedir. Nasıl böyle olmasın ki, onun doğal yeri diğer bütün latifelerin altındadır. Onun diğerlerinden daha aşağıda olduğu anlaşılınca, zorunlu olarak toprak latifesine sahip olan kimsenin davet ve irşadı diğerlerinden daha üstün olacaktır. I, 260. Mektup Bu konuda başka bir faktör de salikin Muham­me­dî meşrep olmasıdır. Aslında tevazuya işaret eden toprak latifesinin güçlü olduğu salikler Mu­ham­medî meşreptir. Zira Allah Resulü kul peygamber olması hasebi ile tevazuda zirvedir. Sufiler arasında, İbrahim’in kademi, Nuh’un (a.s) kademi üzere olarak isimlendirilen muhtelif velayet çeşitlerinden en üstünü bizim peygamberimizin kademinde veli olanlardır: Şu da bilinmeli ki, yukarıda sözünü ettiğim terakki, kabileyeti tam olan Muhammedî meşreplilere mahsustur. Bu tür salikler, küçük-büyük emir âle­mi­nin beş latifesinin kemâlâtından, bunların asılları olan isim ve sıfatların gölgelerinden ve bu gölgelerin de asılları olan isim ve sıfatların kemâlâtından tam bir nasib alırlar. Kabiliyeti tam olan kimseleri zikretmemin sebebi, çoğu kere kişi görünüşte Muhammedi meşreblidir ve emir aleminin son mertebesi olan ahfâ latifesinin kemâlâtından nasibi vardır; fakat bu kimse sözü geçen latifenin muamelesini tamamlayıp son noktasına varamaz ve işin başında veya ortasında kalır. Ahfâ latifesinde oluşan bu kusur aynı miktarda bu latifenin asıllarına da sirayet eder. Bu sebeple muamelesini tamamlayamaz. Emir aleminin diğer dört latifesinde de durum böyledir. Bütün bunlarda tam kabiliyetli olmak bu latifelerin son noktasına varmaya bağlıdır. Hedefe varma konusunda az da olsa noksanlık göstermek, veya sülukun ilk ve orta derecelerinde takılıp kalmak sâlikin noksanlığını gösterir. İmam’a göre salikin latifelerinin durumuna göre manevi ilerlemesi mümkün olur. Müridlerin birinci kısmının kemali velayet derecelerinden birinci dereceyi teşkil eden kalp makamıyla sınırlı, diğer bir kısmının kemali ikinci dereceyi teşkil eden ruh makamıyla, diğer bir kısmının üçüncü dereceyi teşkil eden sır makamıyla, bir başkasının kemali de en son dördüncü dereceyi teşkil eden hafi makamıyla sınırlıdır. İmam’a göre kalp makamına vasıl olanlar fiil tecellilerine, ruh makamına varanlar sübûtî sıfatların tecellisine, sır derecesine vasıl olanlar da zatî şe’n ve itibarların tecellisine muhatap olurlar. Dördüncü dereceye ulaşanların nasibi ise tenzih makamı olan selbî sıfatların tecellileridir.