> Yazara Göre Listeleme > S > Prof. Dr. Süleyman Derin > Yakîn Gelinceye Kadar İbadet Et
Prof. Dr. Süleyman Derin
Gösterilen makaleler: 1 ile 15 arası 1 2 3 4 5 6 7 Sonraki Sayfa >
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Yakîn Gelinceye Kadar İbadet Et
Prof. Dr. Süleyman Derin
2013 - Eylül, Sayı: 331, Sayfa: 038
Kur’an-ı Kerim’deki ayetler manaları açık olan “muhkem” ile kapalı olan “müteşabih” olmak üzere iki kısma ayrılır. İmam Rabbani’ye göre birinci kısım şeriat ve ahkâm bilgisine kaynaklık etmekte, ikinci kısım ise hakikat ve esrar ilmine mahzen olmaktadır. Birinci kısmı şeriat alimleri bilebilirken, huruf u mukattaa gibi müteşabih ayetleri ancak ilimde rasih olan, derin alimler anlayabilir. Müteşabih ayetlerin her biri, ayetlerin her bir harfi, aşık ile maşuk arasındaki gizli sırlarla dolu bir okyanus, sevenle sevilen arasında ince işaretlerle dolu kapalı bir rumuzdur. (II, 276. Mektup) İmam’a göre müteşabih ayetler Kuran’ın kalbi, muhkemler ise bu özün kabuğu mesabesindedir. Müteşabihler hakikat, muhkemler ise müteşabihlere nispetle o hakikatlerin sûretleridir. Bu durumda asıl rumuz ve işaretler muhkemler kısmında değil, müteşabihler kısmında saklıdır. İlim ile irfanı cem etmiş derin alimler muhkemleri tahsil ederler, müteşabihlerin yorumuna dair de ilahi yardım ile büyük bir nasibe nail olurlar, böylece hakikat ile sûreti, müteşabih ile muhkemi toplamış olurlar. Peki, muhkem ve müteşabih ayetlerin ilmini beraberce elde etmek nasıl olur, İmam bunun cevabını da şu şekilde verir: Muhkemleri bilmeden ve gereği ile amel etmeden müteşabihlerin yorumunu elde etmeye çalışan, sûreti terk edip hakikati düşünme yolunu tutan; hem cahildir hem de cehaletinin farkında değildir. Böyleleri hak yoldan saptığı halde kendini doğru yolda sanır. Onlar bu dünyanın sûret ve hakikatten ibaret olduğunu bilmemektedir. Bu dünya var olduğu sürece asla hakikat sûretten ayrılmaz. (II, 276. Mektup) İmam Rabbani muhkem ile müteşabihin, zahir ile batının, tarikat ile şeriatın et ile tırnak gibi bir bütün olduğunu ve birbirinden ayrılmaması gerektiğini düşünür. Bunlardan birini bırakan diğerinden de mahrum olur. İmam verdiği bu bilgilerin uygulamasını ise sufiler arasında farklı anlayışlara sebebiyet veren: “Sana yakîn gelinceye kadar, Rabbine ibâdet et.” (Hicr, 99) ayetinin yorumunda net olarak ele alır ve şöyle der: Ayette geçen yâkin, müfessirlere göre ölüm manasına gelir. Allah Teâlâ, kulun ibadetlerine son vermesini, bu dünya hayatının sonu olan ölümün gelmesine bağlamıştır. Zira ölmüş kimsenin kıyameti kopmuş demektir. Sûretlerin ifade ettikleri hakikatlerinden ayrılması, hakikatlerin zuhur yeri olan ahiret hayatında ancak mümkün olacaktır. Her iki hayatın da kendine mahsus hükümleri vardır. Birinin hükmünü diğerine karıştıran, bunu ya cahilliğinden ya da zındıklığından yapıyordur ve maksadı şeriat hükümlerini geçersiz kılmaktır. Zira yolun başında olan müptedi için yapılması gerekli olan her şer’î hüküm (merhaleler kat ederek yolun sonuna varan) müntehi için de aynı şekilde bir zorunluluktur. Bu hususta avam müslümanlarla havas olanlar arasında bir fark yoktur, hepsi eşittir. Birinin diğerinden ayrı tutulması söz konusu değildir. (II, 276. Mektup) İmam bu sözleri ile müteşabih ayetleri kullanarak kendilerine sapık yollar uyduran bazı tasavvuf çevrelerini uyarmaktadır. Bu tür çevrelerin düşündüğünün aksine şeriat hem başlangıçta hem de nihayette bütün sufileri bağlar. Mesela namaz insanı her tür kötülüklerden alıkor, demek ki bir suret olan namazın hakikati insanı fuhşiyat ve kötülüklerden alıkoymasıdır. Peki, bir insan benim kalbim zaten temiz, hiçbir kötülük yapmıyorum, o zaman namaz kılmama ne gerek var derse işte o şeriat ile hakikati birbirine karıştırmış, biri adına diğerini katletmiş olacaktır. İmam özellikle sufiler arasında marifeti şeriat aleyhine konumlandıranları şöyle eleştirir:

Ham softalarla, nasipsiz dinsizler, şeriat hükümlerinin avama mahsus olduğunu, kendileri gibi havassın ise sadece marifetle mükellef olduklarını vehmederek, kendilerini şeriatın boyunduruğundan çıkarmaya çalışmaktadırlar…Şeriat hükümlerini yerine getirmedeki maksadın marifeti elde etmek olduğunu, marifet elde edildiğinde ise şer’î yükümlülüklerin düşeceğini söylemektedirler. Bu iddialarını ispat için de “Sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibâdet et.” ayetini delil olarak göstermektedirler. Yani, Sehl et-Tüsteri’nin dediğini çarpıtarak, ibadetin sona ermesini Hak Sübhânehû’yü tanımaya, marifet sahibi olmaya bağlamaktadırlar. Hâlbuki “Yakîn” kelimesini, Allah Teâlâ’yı tanımak, diye tefsir edenlerin maksadı, ibadetteki külfetin bitmesinin, Hak celle ve ala’ya marifetin elde edilmesiyle olduğunu beyan etmektir. Bu yorumdan ibadetin kendisinin bizzat sona ermesi kastedilmemektedir. Zira böyle bir mana insanı dinsizliğe ve zındıklığa götürür.

İmam Rabbani muhkem bir ayeti müteşabih bir surete sokarak onun manasını tahrif eden bu tür sufilerin ayrıca ibadetler konusundaki diğer yanlış iddialarını da tenkit eder. Zira bu tür iddiacılar “Ariflerin ibadetlerini, kendilerinin ihtiyaçları olduğu için değil de başkalarına örnek olmak için yaptıklarını”, yine “Şeyh münafık ve riyakâr olmadığı sürece müritler ondan istifade edemezler” şeklinde sözler söylerler. İmam bu tür iddia sahiplerine şöyle hitap eder: Allah Teâlâ bu kimseleri rezil rüsva etsin, onlar ne kadar da cahiller! Oysa ariflerin ibadete olan ihtiyaçları müritlerinkinden on kat daha fazladır. Zira ariflerin derece kat etmeleri ibadet etmelerine ve şeriatın hükümlerini yerine getirmelerine bağlıdır. İbadetin neticeleri olarak sıradan insanların ileride elde edeceklerini arifler bu günden elde etmişlerdir. Öyle ise arifler, diğerlerine göre daha fazla ibadet etmekle sorumlu ve de şeriatın hükümlerini yerine getirmeye onlardan daha çok muhtaçtır. Netice olarak ibadet marifeti, marifet de ibadeti gerektirir. Biri diğerinin alternatifi değil tamamlayıcısıdır. Sufiler arasında, şeriat, tarikat ve hakikat makamlarını birbirine karıştıranlar büyük bir hata içindedirler. Allah tealadan niyazımız bizleri orta yolda muhafaza etmesi, dini yaşamada derin anlayış sahibi kılmasıdır. Amin