Prof. Dr. Selçuk Eraydın
Gösterilen makaleler: 1 ile 3 arası
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

İsra ve Mi'rac
Prof. Dr. Selçuk Eraydın
1996 - Ocak, Sayı: 119, Sayfa: 041

"Burada sunacağımız "İsra ve Miraç" başlıklı yazı Selçuk hocanın Miraç gecesi yaptığı konuşmanın metnidir. Vefatı sırasında yanında bulunuyordu. Burada onu rahmete vesile olur ümidiyle, duasıyla yayınlıyoruz."

İsra, geceleyin yürüme, yürütme ma'nâlarına gelir. Daha çok "Leyle-i İsra, şeb-i İsra" tertibiyle, Peygamber (s.a.) Efendimiz'in mi'racdaki ilk merhalesinden, son mertebesine kadar olan hali ifade eder.

Peygamber (s.a.)'in mi'racının başlangıcını "İsra" teşkil etmektedir. Mekan, yeryüzünde bulunan Mescidi Haram'dan, Mescidi Aksa'ya kadar uzanan gece yolculuğudur. Vasıtası Burak'tır. Burak, şimşek ma'nasına gelen "berk"ten müştaktır.

Peygamber (s.a.) Efendimiz'in mi'racında beş mertebe ve beş vasıta vardır. Tasavvuf diliyle, beş vesile veya mazhar vardır. Onlar da sırasıyla:

Mescidi Haramdan, Mescidi Aksaya kadar "tayyı mekan" vesîlesi Burak.

Semavata urûç, yükseliş, vesîlesi Mi'raç.

Yedi asuman, vesîle meleklerin kanatları.

Sidretü'l-Münteha, Cebrail (a.s.) kanadı.

Kabe kavseyni ev ednâ'ya kadar, Refref.

Tasavvufta Cibrîl aklı, Refref aşkı temsîl eder.

İnsanın hakîkatine yükselmesi için, enfusî olan aleminde birtakım basamaklar vardır. Bu basamaklar nefis cihetinden "Nefsi emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiyye, merdiyye ve safiye'dir. Ruh cihetinden "Rûhi hayvanî, kalb, rûhi izafî, sır, sırru's-sır, hafî ve ahfa'dır. Bunların hepsi, bir insanın kendi vucûdunda gizlidir ve mi'rac işte bu Hakk'a yaklaşma basamaklarını kat etmekle gerçekleşir.

Mi'rac esnasında buna seyr u sülûk da diyebiliriz her basamakta zevkî bir ilim meydana gelir, bunu bir başka yerde aramak ve bulmak imkansızdır. (Tedbîrat, S. 54) Yûnus'un "Ballar balını bulup, kovanı yağma ettiği" işte bu zevkî ilimdir.

İnsanî mertebeleri zevkan kendi zatında bulan kimseye "İnsan-ı Kamil" ismi verilir. Onun bu buluş haline "urûc ve mi'rac" denilmiştir. Bu urûc ve mi'rac tam bir vech üzere "vech-i etem" Peygamber (s.a.) Efendimiz'de gerçekleşmiştir. Onun sahip olduğu makam Makamı Mahmûd'dur. Kur'an'ı Kerîm'de bu makam şu ayeti kerîmede geçmektedir: (İsra, 17/79) "Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl. Rabb'inin seni Makamı Mahmûd'a göndereceğini umabilirsin." Bu makam, bütün mevcûdata hamdi vacib olan bir makamdır ki bu, hatemi nübüvvet cihetindendir. (Kaşanî, Tev'vîlat, 2/213) Dîğer insanı kamiller bu makama ulaşamamışlardır, onların hakîkatleri bu zevke manidir. Ayrıca bu makama "Mal-i Yetîm" de derler. Nitekim Kur'an'ı Kerîm'de (En'am, 6/152) "yetîm'in malına yaklaşmayın" ayeti bu mertebeye işaret olarak yorumlanmıştır. (Fusûs şerhi, Mukaddime, 1/68)

Peygamber (s.a.) Efendimiz "Ferd-i Muhammedî" olarak, "Hakîkat-i Muhammedî" mertebesinin bil-asâle varisidir. Mi'rac işte bu hakîkate urûcdur. Dîğer nebîler ve onlara tabi olan velîler bu mertebenin bi'l-vekale varisleridir.

Varlık aleminde Peygamber (s.a.) Efendimiz kadar kemal ile taayyün eden başka bir kimse zuhur etmemiştir. (Kalem, 68/4) "Ve sen elbette yüce bir ahlak üzeresin" buyrulmuştur.

Peygamber (s.a.)'ın ferdiyetine ahlakı, hal ve davranışları, fiilleri, sözleri şahid ve delildir. O insan-ı kamildir. Dîğer peygamberler ve velîler kamilin en kamile (ekmele) ve fazılın, en fazıla (efdale) ulaşması gibi telakkî edilirler.

Yaratılmışlar ve yaratılmışların hakîkatleri indinde Hz. Peygamber'e mahsus olan fazîletleri, başka bir kamilde görmek mümkün olmamış ve olmayacaktır. O, ferdiyet-i Muhammedi olarak, yaratılmışlar içinde eşi olmayan tektir!

Şeyhî, bir na't-ı şerîfinde bu ferdiyeti bir beyitte hulasa etmiştir:

Yek-danesin cihân sadefinde güher bigî

Ey bi-bedel yetîm anıınçün denir sana!

"Sen cihan sadefinin cevher misali, biricik incisisin, ey eşi menendi olmayan bedelsiz, onun için sana "yetîm" denmiştir." Yetîm, emsali arasında tek olan ma'nasına gelmektedir.

Fuzûlî'de "Su Kasîdesi"nde bu ferdiyeti şu tarzda beyan etmiştir:

"Suya versin bâğıbân gülzârı, zahmet çekmesin;

Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gülzâre su."

"Bahçıvan gül bahçesini suya versin, sele versin, o bahçeyi su alıp götürsün de boşuna zahmet çekmesin, çünkü değil bir gül bahçesine, bin gül bahçesine de su vermiş olsa, onun gibi bir gül bir daha açılmayacaktır"

Ömer Ferîd Kam da bir rubaisinde "ferdiyet" kelimesini de zikrederek şöyle buyurmuştur:

"Bir mislini getirmiş olsaydı kilk-i kudret,

Beytü'l-kasîd olurdun manzûme-i cihanda!

Mısra'ısın ki sun'un berceste tâ ezelde,

Ferdiyetinle kaldın meydan-ı "kün-fekan"da!"

Kudret kalemi senin bir mislini getirmiş olsaydı, sen yine cihan manzûmesinin "beytü'l-kasîd" (en güzel beyiti) olurdun. Sen sun'un "berceste bir mısra'ısın (En yüksek ma'nayı ihtiva edensin) Bu yüzden "Kün-fekân" aleminde (mahlûkat aleminde) ferdiyetinle kaldın!

Rûhun iki cesedinden bahsedilir. Şehadet alemindeki cesedin bir bakıma negatifi sayabileceğimiz, gayb alemine ait olan latîf cesettir. Peygamber Efendimiz rûhi mücessem idi. (Tecessüm etmiş bir ruh) "Gölgesinin yere düşmediği" rivayet edilir. Hakîkatte mi'rac etmek çekmek ve çekilmektir. Ya'nî ilahî olan cezbeye karşı, beşerde çekilme özelliğinin meydana gelmesidir. Peygamber Efendimiz'in sûret-i ma'nasına, cesedi de rûhuna tâbi olduğu için Hakk'ın cezbine karşı bu çekilme hususiyeti onda mevcuttu.

Peygamber (s.a.) in meleklerin kanatlarıyla gerçekleştirmiş olduğu yedi makamdan ilki, birinci semadır. Orada Hz. Adem'e mülakî olmuştur. Bundan maksad, Hz. Adem'in birinci makam olan "Kamer Feleği"nden hubûtuna benzeyen hususun, dünyada hicretine işaret kabul edilmesidir.

İkinci asumanda Hz. İsa ve Yahya bulunmaktadır. Onlar peygamberliklerinde Yahûdîlerle imtihan edilmişlerdi. Hatta Hz. İsa, Yahîdiler tarafından yalanlanmış, eza ve cefa görmüş, hatta öldürülmek istenmiştir. Peygamber (s.a.) de Hicretten sonra, Yahudilerin bu tür davranışlarına muhatap olmuştur.

Üçüncü sema'da Yusuf (a.s.)a rast geldiler. Peygamber Efendimiz'in üçüncü haleti Hz. Yûsuf'a benzerdi. Kardeşleri onu bir hile ile aralarından çıkarmışlardı. Kırk sene geçtikten sonra Hz. Yusuf onları afv etti. Nitekim bu hususta Kur'an-ı Kerîm'de (Yusuf, 12/92) "Yusuf dedi ki: Bugün sizi kınamak yok, Allah sizi afetsin, O merhametlilerin en merhametlisidir" buyrulmuştur.

Peygamber (s.a.)'i de akrabası Mekke'den hicrete zorlamıştır. Bu yüzden Kabe-i muazzama dahî siyaha bürünmüştür. Onlarla Bedir'de başlayan mücadele, Mekke'nin fethiyle sona erdi ve Peygamberimiz onların hepsini affetmişti. Peygamberimiz bu hususu şöyle belirtmişlerdir: "Size kardeşim Yusuf'un zafer bulduğu zaman söylediği kelamı söyler ve size serzenişte bulunmam."

Dördüncü semada İdrîs (a.s.)'e mülakî oldu. Zîra Hz. Peygamber'in dördüncü hali İdrîs (a.s.)'e benzer. İlk önce kalem ile hat, ona verilmiştir. Peygamber Efendimiz de komşuları olan devlet adamlarına mektup yazarak onları İslam'a davet buyurmuşlardır. Beşinci semada Harun (a.s.) ile karşılaştı. Harun (a.s.) Yahudiler arasında haliyle, tavrıyla, hilmiyle çok sevilirdi. Efendimiz de güzel ahlak ve hüsn-i siyasetleri ile kendilerine buğz üzere olanları teshîr edip, herkesin sevgi, muhabbet ve hürmetini kazandılar.

Altıncı semada Musa (a.s.) gördü. Hz Musa Şam'da bir topluluk ile cihada memur olup, zaferden sonra İsrail Oğulları'nı yerlerinde iskan eyledi. Peygamber Efendimiz (a.s.) dahî Şam'dan, Tebük dedikleri mahalde gaza edip "Dümetu'l-cendel" denilen yerin reisini esir edip, cizye üzerine sulh etti.

Yedinci asumanda Hz. İbrahim'i gördü. Hz. İbrahim'i görmek hacca işarettir.

Sidretü'l-münteha, Cibrîl (a.s.)'ın makamıdır. Bu aynı zamanda "Hakikat bilgisi" olan akıl mertebesindedir.

Kabe kavseyn sıfat alemi, ev edna zât alemidir. "Sümme denâ" urûca ve vusûle, "fetedellâ" nüzûl ve rücû'a, işarettir.

Zât alemi olan "ev edna" Ahadiyyet mertebesidir. Bu mertebede kurbiyyet olmaz; zîra kurbiyyet temyîz ve ikiliği gerektiren bir nisbettir. Bu makam "fena-yı tam ve vahdet-i sırf"tır.

Kurbiyyet makamından Ahadiyyet makamına gelmek, cisim ve ruh makamlarından geçip, sıfat aleminden zât alemine gelmektir ki, bu mertebede kevnî mücerred ve müşahhas vücûd kalmamıştır. Bunu Süleyman Çelebi Mi'rac bahsindeki bir beytinde şöyle ta'rîf etmiştir.

Bir feza oldu o demde rû-nümâ

Ne mekan var anda ne arz u semâ.

Diğer bir şair de:

O sohbetten haber yok akl anın mahiyetin bilmez

Ne bilsin tabiş-i mihr ü mehin mâhiyetin a'ma" tarzında ifade etmiştir.

Allah'ı ru'yet zât makamında mümteni'dir. Kur'an-ı Kerîm'de "Len teranî" ayeti buna delildir. (Tekvîr, 81/23) "Onu apaçık ufukta görmüştür" ve (Necm, 53/13) "Onu başka bir inişte de gördü" ayetlerinde, görünenin Cibrîl (a.s.) olduğu ifade edilmiştir. (En'am, 6/103) "Gözler O'nu göremez, halbuki O gözleri görür" ayeti de zat mertebesinde rü'yetin olamayacağına işarettir.

Namaz mü'minin mi'racıdır. Zira namaz Hak ile kul arasında bir münâcâttır. Münâcât zikir, zikir de müşahededir. Allah Teala "Beni zikredenin ben celîsiyim" buyurmuşlardır. Basar sahibi olan kimse, kendisiyle mücaleset, halinde olan kimseyi müşahede eder. Bu müşahede hissî olmayıp, zevkîdir. Hakk'ı zevkan müşahede ise, insana mahsûs bir keyfiyettir.

Allah'la kul arasındaki perde, kişinin nazarıdır. Perdenin yırtılması mücahedeyledir. Gözdeki noksan kalkmadıkça, bu tür müşahede bile imkansızdır.

İşte tarikatlerin gerçek gayesi, kulun istidadında meknuz olan bu imkanı geliştirmek, saliki maksûduna, mürîdi muradına, cüz'ü küllüne kavuşturmak, posttan dosta, gülden küle teveccühe ulaştırma yoludur.

Güzel bedenler için maddî zevk ve büyük ruhlar için ızdırab gerekir. Doğumlar sancıyla olur ve bu tür her sancı bir güzelliğin müjdecisidir. Aşk makamı minberler değil, dar ağaçlarıdır. İbrahîmler Nemrutlardan korkmazlar, öd ağacının ayarı ateşte belli olur, rûhunu rehîne verip, teniyle yaşayan değersiz insandan kaçın.

Hz Mevlana da bu hususta:

"Ey birader tu hemân endîşei

Ma bakîtu üstühhanı rîşei" buyurmuşlardır.