> Yazara Göre Listeleme > A > Ahmet Taşgetiren > Mü’min Feraseti
Ahmet Taşgetiren
Gösterilen makaleler: 1 ile 15 arası 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 ...24 Sonraki Sayfa >
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Mü’min Feraseti
Ahmet Taşgetiren
2013 - Aralık, Sayı: 334, Sayfa: 003

Rasulü Ekrem sallahü aleyhi ve sellem’den mealen şöyle bir hadisi şerif rivayet ediliyor.

“Müminin ferasetinden sakının!. Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.” (Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, 16, Suyûtî, elĞCâmiu’sĞSağir, 1, 24)

Hadis-i şerifin Hazreti Osman’la bağlantılı bir bölümü de var. Şöyle ki:

Hz. Osman, yanına gelen birine, “Gözünde zina eseri var. Bir kadına bakmışsın.” dedi. O kimse “Nereden bildin?” diye kardşılık verdi. Hz. Osman da, “Müminin ferasetinden korkun, o Allah`ın nuru ile bakar.” hadis-i şerifini bildirdi.

İslam toplum geleneğimize baktığımızda hadisimizi genellikle bu çerçevede anladığımızı ve düşüncelerimizi “Sakınınız” ifadesi üzerine yoğunlaştırdığımızı görmekteyiz.

Mesela şöyle de deniliyor:

“Bir Allah dostunun yanında olduğunuzda kalbinize dikkat etmeniz gerekir. Çünkü o Allah dostu kalbinizden geçenleri bilir ve yanlış bir şey geçmişse mahcup olursunuz.”

Bütün bunların bir gerçeklik payı bulunduğu muhakkak. Allah dilerse şu veya bu kulunu, birisinin kalbinden geçenlere vakıf hale getirebilir.

Ama bu hadis sadece böyle mi anlaşılmalıdır, sorusunu sorduğumuzda aklımıza başka sorular da gelecektir.

Mesela, üzerinde yeniden düşünmemiz gereken sorular şunlardır:

-Acaba Rasulullah Efendimizin “Mü’minin feraseti” dediği şey gerçekte nedir?

-Mü’min ferasetinin böyle, kalpleri bilmekten başka bir boyutu yok mudur?

-Mü’min ferasetini sadece kalbleri bilmekle sınırlandırmak, mü’mine, mü’minler topluluğuna nasıl bir farklılık temin eder?

-“Allah’ın nuru ile bakmak” nasıl bir bakışa sahip olmaktır?

-Mü’minin feraseti dediğimiz şey, bir Müslüman toplumda sadece özel insanlara münhasır bir hususiyet midir?

-Mü’minlerin bugünkü hayatına ve İslam toplumlarının yaşadığı mazlumiyete baktığımızda “Mü’min feraseti” ve “Allah’ın nuru ile bakmak” konusunda bir problem yaşadığımızdan söz edilebilir mi? İslam toplumları olarak bizde eksiklik nerededir?

Bunlar, Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellem Efen­di­miz’in mü’min feraseti ile önümüze koyduğu ufku doğru görebilmek içindir.

Rasulü Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem Efen­di­miz­den rivayet edilen bir kudsi hadiste de “Allah’ın mü’minin gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı, akleden kalbi ve konuşan dili olma” hususundan bahsedilir. (Buhari, Rikak, 38)

Şüphesiz bütün bunlar da bir “mü’min kaletisi”nin zaruretiyle alakalıdır. Yaratan, nasıl mü’minin gözü, kulağı, kalbi olur?

Hadis-i şerifteki “Mü’min feraseti” ifadesine bir başka boyut içinden baktığımızda belki aklımıza şu hadis-i şerif ve ayet-i kerimeler de gelebilir:

“Mümin bir delikten iki defa ısırılmayacaktır.” (Buhari, ‘Edeb’, 83, Müslim, ‘Zühd’, 63)

“Ey iman edenler! Şayet Allah’dan ittika ederseniz, o size furkân (hem zahir, hem batında hak olanı olmayandan, iyiyi kötüden, temizi habisten ayırt edici bir marifet ve nur) verir.” (Enfâl, 29)

“Bu (Kur’an), mümin bir toplum için Rab­binizden gelen basiretlerdir (kalp gözlerini açan beyanlardır), hidayet rehberidir, rahmettir.” (A’raf, 203)

Bir delikten iki defa ısırılmamak tehlikeler, komplolar karşısında bir zihni diriliği gerektiriyor.

Furkana, yani her şeyin eğirisini doğrusundan ayıracak bir farkedebilme gücüne sahip olabilmekle takva arasında doğrudan alaka kuruluyor.

Ve Kur’an mü’minler için bir basiretler aydınlığı temin ediyor.

Bu ayetlerden yola çıkarak ferasete, kelime anlamı itibariyle baktığımızda basiretle yakın anlam içinde görebiliriz ve derin görüş, görünenin ötesine uzanış, fehmediş, herkesin bir çırpıda farkedemediğini farkediş, gibi anlamlar ihtiva ettiğini düşünebiliriz. Zaten “Allah’ın nuru ile bakış” ile birleştiği için, gözden öte bir görüşü, Allah’ın aydınlattığı bir nüfuzla bakışı ifade ettiği açıktır.

Bir şey daha açıktır ki, mü’min feraseti, hayatın bütün alanlarında bir nüfuz-u nazarı, bir derin bakışı anlatmaktadır. Ve böyle bir yaklaşım, İslam dünyasının bugünkü durumu ile “Mü’min feraseti” arasındaki münasebeti sorgulama noktasında önümüze çok çetin bir zemin koymaktadır.

Bütün bu açıları dikkate aldığımızda ise mü’minle feraset alakasını değerlendirirken şu cümleleri peşpeşe kurma gereği duyarız:

-Feraset, çağını, zamanın sırrını okuyabilmektir. İçinde bulunduğumuz çağ, mü’minlerin önüne ne tür zorluklar-kolaylıklar koyuyor, bunu görebilmek ve bunun içinden tüm İslam dünyası için en hayırlı olanı seçebilmektir feraset.

-Feraset, İslam toplumlarının içinde bulunduğu durumu doğru görebilmek, tahlil edebilmek ve bütün bunlardan mazlumiyeti sona erdirecek çözüm yolunu üretebilmektir.

-Feraset ahireti, ahirette ne ile karşılaşacağını görebilmektir.

-Feraset Allah’ın kendisini her an gördüğünü görebilmektir.

-Ve feraset, bu hassasiyet içinde bir kişilik sergileyebilmektir.

İslam dünyasının mazlumiyeti dediğimiz hadise en azından 100 yıllık bir meseledir ve biz 100 yıl sonra bile benzer sancılar içindeyiz.

100 yıl önce neredeyse bütün bir İslam dünyası olarak yere kapaklanmıştık. 100 yıl sonra yine bir acılar coğrafyasından ve mü’minlerin mazlumiyetinden bahsediyoruz.

Demek “Allah’ın nuru ile bakma”yı gündemimize alma noktasında problemliyiz.

İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif Ersoy, bundan aşağı yukarı 100 yıl önce çağdaş Müslümanların “mü’min feraseti” ile ilgili derdini gören, bunu neredeyse bütün acıların kaynağı olarak değerlendiren bir dertli mü’mindi. Öyle misaller sıralar ki Safahat’ta, ülke ülke, kavim kavim, insan insan kendi zaaflarımızı orada seyretmek ve acı ile sarsılmak zorunda kalırız.

Akif’in şiirine yansıyan bir örnek, bir köylüdür. Şöyle anlatır o köylünün halini:

“Zavallı köylüye ilkin epeyce sövmüşler
İşitmemiş... Bu sefer bir odunla dövmüşler.
Birer davul kadar olmuş da budlarındaki şiş,
“Davul çalınmada, zannım, aşağki evde” demiş.
İnince, derken, odunlar, budur deyip beyni,
“Davul bizim eve gelmiş!” demiş sonunda, hani?
Bizim de hâlimiz ayniyle köylünün hâli” (Fâtih Kürsüsünde”, s. 2 s. 263)

Başına odunlar inerken “davul bizim eve gelmiş” diyecek kadar duyarsızlaşmış bir insanın “mü’min feraseti”ne sahip olduğu söylenebilir mi?

Akif, benzeri bir duyarsızlığı kurt ile eşek misalini nazma dökerken dile getirir:


Kurt uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi,
Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.
Lâkin aşk olsun ki, aldırmaz da otlarmış eşek,
Sanki tavşanmış gelen, yahûd kılıksız köstebek!
Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı...
Hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı!..


Bir hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin üslûba sok:
Hâlimiz merkeple kurdun aynı, aslâ farkı yok.
Burnumuzdan tuttu düşman; biz boğaz kaydındayız;”
......

Mehmet Akif’te ayrıca bir “rüya gören adam” misali vardır. Adam bir rüya görmüştür ve Hocazade’den rüyanın tabir edilmesini istemektedir. Hocazade anlat rüyanı der, ama ortaya rüya adına bir bilmece çıkar. Şöyle bir konuşma geçer aralarında:

“- Bilir misin ki ne gördüm...

                   - Hayırdır inşallah!

- Yemek yiyip yatıverdim, tamam yarıydı gece,

Bir öyle hayvana bindim ki, seçmedim iyice.

- Peki, o bindiğin at mıydı, anlasak neydi

- Bilir miyim, yalınız dört ayaklı birşeydi...

Katır mı desem?      Eşek mi desem

Öküz mü desem?     İnek mi desem

Al at mı desem?       İdiç mi desem

Koyun mu desem?   Çepiç mi desem

- Güzel!

       - Biraz yürüdük...

                   - Geçtiğin nasıl yerdi

- Nasıl mı yerdi...    Unuttum, görür müsün derdi

Yokuş mu desem?   İniş mi desem

Uzun mu desem?     Geniş mi desem

Çorak mı desem?     Çayır mı desem

Sulak mı desem?     Hayır mı desem

Tamam! İlerde ne gördün

İlerde bir kocaman karaltı vardı.

       -Peki ismi yok mu

-Bilmem aman!

Ağaç mı desem?      Kütük mü desem

Duvar mı desem?    Höyük mü desem

Ağıl mı desem?        Hamam mı desem

Yıkık mı desem?      Tamam mı desem

- Ya sonra

-Karşıma, baktım, dikildi...

-Kim?

-Bir adam..

-Tanıştınız mı?

- O, bilmem tanır mı, ben tanımam...

       Babam mı desem?           Kızım mı desem

       Hasım mı desem?                       Hısım mı desem

       Çıfıt mı desem?                          Gâvur mu desem

       Şudur mu desem?           Budur mu desem

- Uzatma, sen buluyorsun belânı Allah’tan...

Bu: Elde bir; yalınız pek seçilmiyor ne zaman...

Bugün mü desem?     Yarın mı desem

Uzak mı desem?        Yakın mı desem

Yazın mı desem?        Güzün mü desem

Güzün mü desem?     Yazın mı desem .

Ne kadar doğru! Hocam, hayra yorulmaz bu gidiş.

- Sen o rü’yâya hakîkat deyiver, tam bizim iş.

Herifin hâlini gördün ya, bugün millet de

Aynı meslekte, o fıtratte, o mâhiyette.

Tanımaz bindiği mahlûku, sürer körü körüne;

Tanımaz gittiği yer hangi taraf, gördüğü ne

Fikri yok duygusu yok, sanki yürür bir kötürüm.

Bu da sağlıksa eğer bence müreccahtır ölüm. (Âsım, s. 367)

Mehmet Akif, bu örnekleri Safahat’ın farklı bölümlerinde zikrettikten sonra adeta yakamızdan yapışıp bütün İslam dünyasını sarsarcasına seslenir:


Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile...
Âlem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nâfile!
Kaç hakikî Müslüman gördümse: Hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!

....


Varsa şayet, söyleyin, bir parçacık insâfınız:
Böyle kansız mıydı -hâşâ- kahraman eslâfınız?
Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdâsına?
Benzeyip şirâzesiz bir mushafın eczâsına,
Hiç görülmüş müydü olsun kayd-ı vahdet târumar?
Böyle olmuş muydu millet can evinden rahnedâr?
Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?
Böyle âdet miydi, bî-pervâ, yemek insan leşi?


Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan!
Hey sıkılmaz! Ağlamazsan, bâri gülmekten utan!..
......
Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın:
Vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!
Davranın haykırmadan nâkûs-u izmihlâliniz...
Öyle bir buhrâna sapmıştır ki, zira, haliniz:
Zevke dalmak şöyle dursun, vaktiniz yok mâteme!
Davranın, zirâ gülünç olduk bütün bir âleme,
Bekleşirken gökte yüz binlerce ervâh, intikam;
Yerde kalmış, na’şâ benzer kavm için durmak haram!
Kahraman ecdâdınızdan sizde bir kan yok mudur?
Yoksa: İstikbâlinizden korkulur, pek korkulur!”

Mehmet Akif’te böyle gerçekten canhıraş, böyle adeta yakamızdan tutmuşçasına gerçekten sarsıcı binlerce feryad vardır. Safahat bir feryadlar kitabıdır.

Başımıza inen tokmakların farkına varmak da bir ferasettir, belki.

Bir lokma ekmek derdinde iken, üzerimize çullanan vahşi kurtları görmek de...

Allah’ın nuru ile bakmak...

Gözlerimize, gönüllerimize bir nur huzmesini doldurmak izzeti yeniden kuşanmak...

Gelin, ümmetin zamanımızdaki tüm akil insanları, gözlerimizi gönüllerimizi yeniden yoklayarak, bir kere daha bakalım çağımıza ve bu çağın içinden ümmeti izzetle buluşturacak bir yol açalım.