> Yazara Göre Listeleme > S > Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay > “Kutlu Doğumu Başlatmayı Rabbim Bize Nasib Etti”
Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay
Gösterilen makaleler: 1 ile 4 arası
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

“Kutlu Doğumu Başlatmayı Rabbim Bize Nasib Etti”
Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay
2005 - Subat, Sayı: 228, Sayfa: 042

Prof. Dr. Süleyman Hayri BOLAY ile "Hayatı ve Çalışmaları" üzerine...

Kendinizi nasıl yetiştirdiniz? Hayat hikayenizi lütfeder misiniz?

– 1937 yılında Ermenek’e bağlı, Dindebol, şimdiki adıyla Katranlı köyünde doğdum. Babam ilkokul öğretmeniydi. Muhtelif köylerde dolaştı; ben de ilkokulu böyle dolaşarak bitirdim. Dedemler 1900 yılında şimdiki Taşkent’in Bolay köyünden Ermenek’in o köyüne göç etmişler. Onuncu dedemiz Hacı Yusuf Efendi, 1550’li yılların sonuna doğru Anamur’un Ahine köyünden göç etmiş. Kendisi  ulemadan olup Kanunî Süleyman’ın bir süre musahipliğini yapmış. Bu bakımdan her nesilden bizim sülaleden bir ilim adamı daima çıkagelmiş. İlkokulu Bolay’da bitirdim. 1950’de Konya’da ortaokula başladım. 1951’de annemin vefatı üzerine o köyden ayrıldık. Tamamen Konya’ya yerleştik. 1956’da Konya’da liseyi bitirdim. Gözüm  Teknik Üniversite’de idi. Fakat o zamanki bazı şartlardan dolayı pek iyi çalışamadım. Dolayısıyla İTÜ imtihanlarını kazanamadım. Babam “İlahiyat Fakültesine müracaat et” dedi. O zaman merkezî imtihan yoktu. Her fakülte talebe bekliyordu. İlahiyat Fakültesine yazıldım. O sene devam ettim. Niyetim, ikinci sene Siyasal Bilgiler fakültesine geçmekti. Çünkü dönem arkadaşlarımın bir çoğu oradaydı, hemen her gün onlarla beraberdim.Yemekleri bile beraber yerdik. Fakat İlahiyat fakültesine başlayınca işin rengi yavaş yavaş değişmeye başladı; ben gittikçe fakülteye ısınıyordum. Çünkü  bazı hocaları çok beğeniyor ve tesirlerinde kalıyordum.

– Hangi hocalardı bunlar?

– Başta Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken. Kendisi İstanbul Üniversitesi felsefe bölümünden uzaklaştırılmak için Ankara’ya gönderilmişti. Hilmi Ziya Ülken, beni hem felsefeye, hem de ilâhiyata bağlayan adamdır. İki saatlik ders için İstanbul’dan her hafta trenle kalkıp gelip, dersini veren bir kimse idi. Hiç de halinden ve kendisini sürdüren profesör arkadaşlarından şikayet ettiğini duymadım. Senelerce böyle devam etti. Ben kendisini yakînen tanıyorum. “Beni buraya sürdüler, gelmek zorundayım” gibi hiçbir laf etmez, aksine “İlâhiyatı iyi öğrenin, felsefeyi iyi öğrenin. İnançlarınızı müdafaa edemezsiniz sonra” gibi şeyler söylerdi. Bir de dersleri dolu dolu anlatırdı. Arapça biliyordu. Ayetleri, hadisleri ezbere okur, manalarını verirdi. Mesela hadis kritiği hakkında bir hadis hocası kadar köklü ve mukayeseli bilgiye sahipti. Hoca bize ufuk açtı. Meselelere bir medeniyet problemi olarak bakıyordu. “Tek kanatla uçulmaz,onun için liselere iki medeniyetin kaynak ilim ve kültür dili olan Arapça ve Latince mecburi ders olarak konulmalı.” derdi.

 Bir de o zaman Tanca’lı Muhammed Tanci Hoca vardı. Batı’da müsteşriklerce tanınmış ve itibar edilen bir alim idi. Bir Türk ile evliydi. Derslerini Arapça verir ve birkaç derse gelirdi. Prof. M. Hamidullah da derse gelir, anlaşılması kolay sade bir Arapça ile ders anlatırdı. Bunlar hem Türkiye’de hem de dünyada tanınmış kimselerdi. Sonra Ord. ProfSuûd Kemal Yetkin vardı. Suud Kemal Bey meşhur Şeyh Saffet Efendi’nin oğlu idi. Çok şık giyinirdi. Yakışıklı bir adamdı. Zevk-i selîm sahibi idi. O’nun Türkçesinden çok istifade ettim.

Bir de ilk sene Doç. Dr. Hüseyin Yurdaydın ve Doç. Dr. Neş’et Çağatay vardı. İkisi de İslam tarihi derslerine geliyordu. Fakat Yurdaydın, daha çok kaynaklar üzerinde duruyor ve bir ilmî araştırmanın nasıl yapılacağını öğretiyordu. Müsamahalı bir kimse olup farklı görüşte olanları ve araştırma yapanları severdi. Neş’et Çağatay da bize ilk dönem İslam tarihi derslerine geldi ve o dönemleri gayet iyi öğretti. İkinci sınıfta Hukuk Fakültesinden Prof. Dr. Şakir Berkî İslam hukukuna geldi, fakat daha çok hukuk başlangıcı anlattı. Dinî Edebiyat derslerine meşhur rubaiyatçı Rıfkı Melûl Meriç gelirdi.O da İstanbul’dan gidip geliyordu. Onun derslerinden de Meşrutiyet ve Cumhuriyet döneminin gizli kalmış taraflarını öğrendik. Mesela Şemseddin Günaltay’ın “Hurafattan Hakikata”, “Maziden Atiye”, “Zulmetten Nura” gibi kitapların yazarı olmadığını, bunları Midilli Lisesi Müdürü Orhan Mithat’ın yazıp buna imzalattıklarını öğrendik. Hoca her rubaî veznine daima kendi rubailerinden örnekler verirdi. İslam Dini Esasları dersine ise şair ve edib Kemal Edip Kürkçüoğlu gelirdi. O da secili ve şiir gibi konuşurdu. Din sosyolojisi derslerini dünyaca meşhur ve çeşitli teorileri olan Ord. Prof. Dr. Hans Frayer’den aldık. Ondan da çok istifade ettim. İşte belli başlı hocalarım bunlardı. Tabii hadiste Tayyib Okiç’i sayabilim, ama ondan pek istifade edemedik. Çünkü hoca derslerini daha çok sohbetle geçirirdi. Böylece İlahiyat Fakültesine bağlandım ve oralı oldum.

– Hilmi Ziya Ülken ile daha farklı bir yakınlığınız oldu herhalde...

– Hilmi Ziya Ülken, Türk Düşünce Tarihini yazdığı için, Batı düşüncesini de iyi bildiğinden ikisini karşılaştırmayı çok iyi yapıyordu, dedi ki: “Ben pozitivizmle ilgili bir tez çalıştırdım İstanbul’da. Materyalizmle ilgili de çalışma yapmak lazım”. Üstü kapalı bir biçimde söylese de, gönüllü bir çalışan kişi aradığını anladım. Dersten çıkar çıkmaz gittim ve tezi almak istediğimi söyledim. Hocanın gözleri parladı sevincinden, çok memnun oldu. Bana kaynakları tavsiye etti, ben de hemen gidip onları sahaflarda hepsini temin ettim ve harıl harıl okumaya başladım. Böylece, “Türkiye’de Ruhçu ve Maddeci Görüşün Mücadelesi” ismiyle çıkan kitabımı hazırlarken, iki seneye yakın çalıştım. Sabah 08.30’da giriyordum kütüphaneye. Akşam 22.00’de kapanıncaya kadar çalışıyordum. Bereketli de oluyordu. Felsefî konular çok yoğun ve ağır  olduğu için, kafamın yorulduğu, dağıldığı zamanlar oluyordu. Bazen gerçekten bıkkınlık geliyordu. O zamanlarda Cenâb-ı Hakk’a sığınıyordum. Hani Sûre-i Bakara’nın sonundaki ayet var ya: “Rabbimiz, bize taşıyamayacağımız yükü yükleme” diye, ben de “Sen bana bu yükü yüklüyorsan, ben bunun altından kalkmalıyım,bu gücü bana ver Rabbim!” diye dua ediyordum. Cenâb-ı Hakk o sıkıntılarımı giderdi. Birtakım kimseler de yardımcı oldu. Sonunda geniş ve güzel bir şey ortaya çıktı.

– Tesirinde kaldığınız başka ilim adamı ya da mütefekkir var mıdır?

– Mehmet Akif’i çok severim. Ortaokuldaydım zannediyorum. Babamın kitapları arasında Safahât’ın fasiküllerini buldum. Osmanlıca. 1912’lerde yapılmış ilk baskılar. 1. Safahat, 2. Safahat diye. Osmanlıca olunca, okumaya başladım. Okudukça hoşuma gitti. Anlıyordum da bir hayli. Oradan bir Mehmet Akif sevgisi hâsıl oldu. 55-60 senedir okumaya devam ediyorum. Derslerimde hâlâ kullanırım Safahat’tan malzemeleri. Türkiye’de belki de Mehmet Akif hakkında, Safahat hakkında en fazla konferans verenlerden biriyim. Konuşmadığım yer, liseler ve sanat okulları dahil, hemen hemen yok gibidir. Şimdiye kadar çağrıldığım her yere gittim. İki senedir de Meclis’te Akif günü yapıyorlar, orada konuşuyorum. Hatta Türkiye’de ilk defa 1986 yılında Mehmet Akif Yılı ilan edildiğinde, Ankara’da Kooperatifler Birliği’nin salonunda, 8 ay boyunca halka açık Safahat dersleri verdim. Eski tabirle söylenirse Safahathânlık yaptım.

Lisede iken bir elime bir Serdengeçti mecmuası geçmişti. Çok hoşuma gitti. Ankara’ya gelince fakülteye kaydolur olmaz soluğu Serdengeçti Osman Yüksel’in yanında aldım. Orada çok değerli arkadaşlarla tanıştım. Mehmet Şevket Eygi, Sezai Karakoç, Kemaleddin Şenocak, Mehmet Genç,Yavuz Bülend Bakiler, Rıza Akdemir gibi bir çok ismi orada tanıdım. Bu arada Türk Ocağı’na devam etmeye başladım. Orada çok seviyeli konferanslar, seminerler ve tartışmalar olurdu. Nevzat Yalçıntaş’ın, Galip Erdem merhumun, Nejdet Sancar’ın, Zeki Sofuoğlu’nun sohbetlerini dinledim ve seminerlerine katıldım. Osman Turan, Şevket Raşit Hatiboğlu, Hamdullah Suphi, Arif Nihad Asya gibi ilim, fikir ve sanat adamlarını orada tanıdım. Bilhassa Osman Turan’nın fikrî kalitesi hemen belli oluyordu. Onun Türk Yurdu’na yazdığı başmakalelerden çok istifade ettim. Kitaplarından hâlâ da faydalanıyorum.

– Üniversiteye intisabınız nasıl oldu?

– Askerdeyken 12 Mart muhtırasından önce, asistanlık imtihanını kazandım. Ankara İlahiyat’a felsefe tarihi asistanı oldum. Erol Güngör 1982’de rektör olunca benden Konya’ya gelmemi rica etti, ben de  Konya’ya geçtim. Konya’da İlahiyat’ın dekan yardımcılığı yaptım. Enstitüden Fakülteye dönüşmesine yardımcı oldum. Döndüğümde Ankara İlahiyat Fakültesi’ne Talât Koçyiğit dekan olmuştu. Bana dekan yardımcılığı teklif etti. Daha cevap vermeden tayinimi çıkardı. Böylece üç sene kadar dekan yardımcılığı yaptım burada. Sonra Hacettepe Üniversitesi rektörü Yüksel Bozer haber gönderdi. Öylece Hacettepe’ye gittik. Hacettepe’de 9,5-10 sene çalıştım. Sonra Gazi’de felsefe bölümü kurulmak istendi 1992’de. Dekan bana “Gel, kur” dedi. Ben de “Hacettepe’ye zor girdim ben, burayı bırakmayayım. Erzurum İlahiyat’ta bir kardeşim var, felsefe-mantık profesörü. O başında dursun, ben yardım edeyim” dedim. Uğraştık, getirdik bizim biraderi. Fakat bizim birader bir hastalığa yakalanmış. Biz bilemedik. Doktorlar da bilemediler. Alzheimer denilen hastalık. Sonradan ortaya çıktı o. Ortaya çıkınca, burası başsız kaldı. Buraya bazı asistanlar filan da alınmıştı. Eski rektör Enver Hasanoğlu beni çağırdı. İstanbul’daydım o zaman. Prensip olarak kabul ettim. Benim tayinimi çıkardılar. Bu bölüme, bu şekilde gelmiş oldum. Bu bölümde 1996’dan beri çalışıyordum. Geçtiğimiz şubat ayında yaş haddinden emekli oldum. Ama, gördüğünüz gibi odamı almadılar, bilgisayarımı da almadılar. Derslerime devam ediyorum.

– Üniversite dışında başka vazifeleriniz de oldu mu?  

– 1986’dan itibaren üç sene “Bin Temel Eser komisyonu” başkanlığı yaptım Kültür Bakanlığında. Orada bir hayli güzel şeyler yaptık. Diğer komisyonlarda da arkadaşlarımız vardı. Onlara da bizim komisyona gelmeyen diğer kitapları neşrettirdik. Hatta Ahmet Hamdi Akseki’nin kitabını, iyi bir kitap olmamasına rağmen, Veli Ertan’a yazdırdık, neşrettik. Materyalizm aleyhine kitaplar neşrettik. Komisyondaki diğer arkadaşlar itiraz etmelerine rağmen, ben onları ikna ettim.Tehafütlerle ilgili çalışmaları yayımladık. 1982’de Millî Kültür Özel İhtisas Komisyonu kurulmuştu Planlama’da. Orada çalıştım 10 ay kadar. Orada 13 alt komisyon kurulmuş, beni de tarih komisyonuna almışlar. Sulhi Dönmezer merhum başkandı. Ben ona dedim ki: “Hocam, burada iki komisyon eksik. Birisi Din ve Ahlak Komisyonu. Diğeri de Vakıflar Komisyonu”. O da hemen 'Vakıf ve Din-Ahlak Komisyonları kurulmuştur!' dedi. Teklifi ben getirdiğim için Din ve Ahlak Komisyonu’nun başkanlığını  bana verdiler. Ben de komisyonu kurdum; epey çalışmalar yaptık. Geniş ve güzel bir rapor hazırladık. 1989-1995 yılları arasında Polis Akademisi'nde genel sosyoloji dersleri verdim. Benim için o da bir tecrübe oldu. Tabii bu arada kitaplarımızı da yayınlamaya devam ettim. Dört kızım var. Onlar da okudular. İlk üçü evlendi, torunlarımız var. Hamd olsun, Cenab-ı Hakk bizi hayatımızda ummadığımız, aklımızdan geçmeyen nimetlere kavuşturdu. Daha kavuşturacağından gayri...

– Büyük şehirlerden en küçük kasabalara kadar senelerdir Türkiye'de büyük bir heyecan halinde yaşanan Kutlu Doğum projesi sizin fikriniz. Nasıl ortaya çıktı bu proje?

– 1989 senesini Mayıs ayında Türkiye Diyanet Vakfı'nın mütevelli heyeti bana yayın kurulu kurma vazifesi verdi. Ayvaz Gökdemir de vardı o zaman. Tecrübeli bir insandır. Beraber program hazırlarken, dedim ki: “Bir hafta ihdas edelim. Orada hem Peygamber Efendimiz anlatılsın, hem de günün meseleleri tartışılsın.” Kabul gördü. O sırada İzmir'deydim ben. Arkadaşlar dört tane isim belirlemişler. Nihai seçimi bana bırakmışlar. Ben de 'Kutlu Doğum' ismini seçtim. Böylece Kutlu Doğum Haftası kutlanmaya başladı. O sene Mevlid Kandili 6 Ekim'de idi. Biz Ağustos'un 15'inde karar aldık. Yani Mevlid Kandiline bir buçuk ay gibi bir zaman var. Hızlı bir şekilde, çok dolu bir program hazırladık. Konserler, paneller, sempozyumlar, çeşitli sanat faaliyetleri... Programı mütevelli heyetine sunduk. Onlar çok beğendiler ama ancak gelecek yıl uygulanabileceğini söylediler. Damla Yayınevi'nin kurucusu Halit Bey de başkan yardımcısı idi o zaman. O da “Bu sene yetişmez” dedi. Biz de sorumluluğu üzerimize alıp ısrar ettik, kabul ettirdik. Herşeyi ayarladık. Program tıkır tıkır işledi. O sene çok dolu bir hafta yaşandı. Hemen ertesi sene Ankara dışında da kutlamaya başladık Kutlu Doğum'u. Programı zenginleştirdik. O zaman bir hafta içinde iki binden fazla konuşma yapılıyordu. İki-üç sene içinde, en ücra köylerden konuşmacı talepleri gelmeye başladı bize. Sonra, Milli Eğitim'le işbirliği yaparak bilgi yarışması düzenledik. Milli Eğitim müdürleri hazırlık komisyonlarında görev aldılar. Yarışan öğrencilere kitap dağıttık, para verdik. Emniyet de bizden kitap talep etmeye başladı. O yıllarda bütün Türkiye'de 8000'den fazla lise ve dengi okul yarışmaya iştirak ediyordu. Resim yarışmaları düzenledik. İmam-Hatip Liseleri arasında hutbe yarışmaları düzenledik. Kazananları umreye gönderdik. Kompoziyon yarışmaları düzenledik. Yeni Münacaat, Na’t yarışmaları, manzum çocuk duası, çocuk ilahileri ve şarkıları, güfte ve beste yarışmaları düzenledik. Na’t ve münacaat yarışmalarının neticelerini kitap haline getirdik. Dini edebiyatın diğer nevilerinde kitaplar hazırlatıp yayınladık.

– Hangi yıllarda oluyor efendim bunlar?

– 1990'lı yıllardan 2000 yılına kadar düzenledik. Şiir yarışması yapıyorduk. Buna benzer birçok faaliyetler yapıyorduk. Gençleri her bakımdan teşvik ettik. Sonra İslami araştırmalar konusunda ödüllü yarışmalar düzenledik. Ciddi eser verenlerin eserlerini kitap olarak yayınladık. Jüride şimdiki Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu da bulunuyordu. Ne yazık ki 2000 yılında Mehmet Nuri Yılmaz bu kurulu lağvetti. Sonra gelenler de bu dinamizmi koruyamadılar. İşin heyecanı da kayboldu. Yarışmalar filan kaldırıldı, sadece konuşmalar kaldı. Biz o zaman 60 kadar eseri yayınlama kararı almıştık, hepsi rafa kaldırıldı. Dört-beş senedir hiç kitap yayınlamıyor Diyanet Vakfı. Ama Kutlu Doğum devam ediyor. Bundan sonra inşaallah daha güzel bir şekil alabilir. Cenab-ı Hakk bu fakire o nimeti nasip ettiği için de şükrediyorum.