> Köşeler > Röportajlar > Neyzen, Bestekâr, Sanatçı Ender Doğan ile ... Rasulullah’ı (s.a.v) Terennüm Etmek Büyük Bir Nimet
Röportajlar
Gösterilen makaleler: 1 ile 20 arası
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır

Neyzen, Bestekâr, Sanatçı Ender Doğan ile ... Rasulullah’ı (s.a.v) Terennüm Etmek Büyük Bir Nimet
Altınoluk
2012 - Nisan, Sayı: 314, Sayfa: 008

Altınoluk: Bestekârsınız, icracısınız, ney imal ediyor ve ney üflüyorsunuz. Bunlar ciddi bir sanat iklimi demek. Bu iklimde yaşamak nasıl bir duygu?

Ender Doğan: Öncelikle zaten sanatkâr çok yönlü insan olmalı. Biz bunu hocalarımızda böyle gördük. Hocalarımızın hayatını incelediğimiz zaman gördük ki, sanat dairesi içerisinde yer alan  ve birbirini besleyen farklı alanlarda ciddi meşguliyetlerde bulunmuşlar. Mesela neyzen, ama aynı zamanda ebruyla, aynı zamanda hatla, fotoğrafçılıkla uğraşıyor. Bir taraftan da gül yetiştiriciliğiyle uğraşıyor. Hayatına anlam katan, değer katan, güzellik katan birbirini hem besleyen hem de birbirini zenginleştiren, birbirini tamamlayan unsurları bir arada barındıran bir yaşayış biçimi var hocalarımızın. Ben de en başta onları örnek aldığım için farklı alanlarda uğraşıyorum. Musiki işin temelinde ama onunla irtibatlı olan hemen bütün alanlara, hocalıktan sahneye, bestekârlıktan cd çalışmasına, araştırmacılıktan, yazıya kadar geniş bir yelpaze içerisinde çalışmalar yapmaya özen gösteriyorum. Elbette bunun için ciddi bir gayret lâzım, azim lâzım. Bu gayret ve azmi besleyen tetikleyici bir unsur lâzım. Bu tetikleyici unsur da işin muhabbeti oluyor. Bu bakımdan bizim hayatımızın temelinde ve merkezinde muhabbet olması lâzım. Buradan yola çıkarak bu çalışmaları hasbelkader yürütmeye çalışıyoruz. 

Altınoluk: Saydıklarınız dışında farklı alanlarda çalışmalarınız var mı?

Doğan: Naht* ve hat üzerine alüminyum folyo uygulaması çalışmaları yaptım bir dönem. Şu anda yoğun olarak neyin ve solistliğin dışında Anadolu’da eski dergahlarda okunan ilahileri ve irfan türkülerini derleme çalışması yapıyorum. Azerbaycan’da Karabağ, Suriye’deki Halep nasıl oraların konservatuarı ise bizim de ülkemizde güzel seslilerin ve güzel musiki ürünlerinin ortaya konulduğu yerler var. Erzurum, Urfa, Elazığ gibi… Her yazımı buralara ayırıyorum, özellikle oradaki dergahlarda bendir çalıp ilahi söyleyen 75, 80 yaşındaki insanları bulup onların okuduklarını kayıt altına alıyorum.


Itri’nin Tekbiriyle Mimar Sinan’ın Süleymaniye’si Aynı

Altınoluk: Bir beste içinizde nasıl doğuyor?

Doğan: Aslında benim bestecilik yönüm çok kuvvetli değil. Şu ana kadar yaptığım beste sayısı otuz beş civarındadır. Beste konusunda herkesin uyguladığı bir yöntem var. Öncelikle güfte seçimi yapılır. Güftenin seçimi çok önemlidir. Bir kere sözlerin sizi etkilemesi lazım ki onun üzerinde çalışma yapabilesiniz. Aslında bazı sözlerin, şiirlerin kendi içinde zaten bir musikîsi vardır. Onu ilk okuduğunuzda hemen hissedersiniz. Kur’anda böyledir. Onun da kendi içinde bir musikisi vardır. Kur’an’da düz okusanız bile akıp giden, sizi alıp götüren, içine çeken, tesir altına alan bir ahenk var.

İkincisi, o güfteye yapacağımız bestenin makamını tespit etmek geliyor. Burada öncelikle, o sözlerin sizin içinizde uyandırdığı duyguyu arıyorsunuz. Çünkü insanın içinde namütenahi duygular, hisler var. İnsanın içinde zuhur eden titreşimler bizde nasıl bir duygu uyandırdıysa onu iyi tespit etmemiz gerekiyor. Çünkü o duygu coşku olabilir, hüzün olabilir, acı olabilir, muhabbet olabilir. O duyguya muhatap olabilecek, aynı duyguyu verebilecek makamlardan bir seçim yapmamız gerekiyor. O makamla aynı mesajı veren söz ve müziği birleştirmiş oluyorsunuz. Makam seçiminde yapılan iş bu.

Makamı da tespit ettikten sonra üzerinde çalışıyoruz. Çalışmadan bir şey olmaz. Ama bazı eserler anında ortaya çıkıverir. Musikisiyle, ritmiyle hemen akıp gider. Elbette her bestekâr kendi kalbinden doğacak bir manayla bunu yapacaktır. Ben kendi yaptığım hemen hemen bütün besteleri yalnızken, kimse yokken, ya çok geç vakitlerde ya da sabahın erken saatlerinde yapmışımdır.

Yeri gelmişken önemli bir noktaya da işaret etmek istiyorum: Aslında beste sadece o sözleri anlatmıyor. Bestenin yalnız başına melodi olarak bir anlamı var. Sözleri çıkarın melodi de belli bir duyguyu, belli bir temayı, belli bir mesajı ifade eder, etmesi lazım. Zaten mimar mimari eserle, şair şiiriyle, musikişinas bestesiyle bir güzelliği ortaya koyuyor. Yani Itri’nin tekbiriyle Mimar Sinan’ın Süleymaniye’si arasında fark yoktur. Aynı saltanat ikisinde de vardır. Önemli olan bu ufku yakalayabilmek.


Yediklerimiz Gibi
Dinlediklerimize de Dikkat Etmeliyiz

Altınoluk: Daha çok dini-tasavvufi musikî yapıyorsunuz. Doğuşların özel bir ruh hali var mı? Nerede, nasıl, hangi halet-i ruhiye içinde doğuyor?

Doğan: Her meslek erbabının, kendi mesleğinin zirvesindeki insanlarla mutlaka manevi bir irtibat kurması lazım bir kere. Bu çok mühim bir şey. Bu manevi bağ birkaç türlü olabilir. Manevi bağ diyorum, çünkü onsekizinci yüzyılda yaşamış Dede Efendi’yle ben nasıl irtibat kuracağım. Eserleriyle irtibat kuracağım. Eserlerini tek tek inceliyorum, orada melodik bir dünya var, bir alem var. O melodileri sıktığınız zaman içinden hüzün damlıyor. Sonra Dede Efendi’nin hayatına bakıyorum; büyük bestekâr, neyzen, icracı. Ama Dede Efendiyi, Dede Efendi yapan bunların hiç biri değil. Dede Efendi bir derviş. Ancak bir dervişin kalbinden bunlar doğabilir. Neden? Dede Efendi’nin kendi sözlerinde bunun bir tarifi var. O, musikîyi şöyle tarif eder; “İnsanın derunundaki ihtizazatın ahenktar namelerle beyanıdır.” Peki kalpte bir şey yoksa neyi beyan edeceksiniz? Hiçbir şeyi beyan edemezsiniz. O zaman o kalp nasıl bir kalpti ki ondan bu eserler ortaya çıktı, sorusu geliyor bu sefer. Böylece Dede Efendi’yi araştırmaya başlıyoruz. Nerede yaşadı, ne yedi, ne içti, nasıl bir hayat yaşadı, hangi hücrede kaldı, hangi zikirleri yaptı… ve bunlar zuhur etti. Bunun gibi yüzlerce örnek var.

Bu irtibatı nasıl kuracaksınız; ya onların eserleriyle meşgul olacaksınız, ya da onların hayat biçimini iyice tetkik edip onlar gibi yaşamaya çalışacaksınız. Çünkü diğer meslek erbabında olduğu gibi bizim işimizde de teammüller ve zincir çok önemli. Bizim temsil ettiğimiz musikînin bir ekolü, bir tarzı, bir üslubu var. Biz yeni bir şey ortaya koymuş değiliz, onu takip ediyoruz. Biz üstadlarımızdan gelen ve nesilden nesile aktarılan aynı değeri temsil etmeye çalışıyoruz.

Bu hayatı yaşamadan, bu irtibatları kurmadan sadece müzik bilgisiyle beste yapılmıyor. Yapılır ama tesir etmez. Çünkü önce insanın kendisine esir edecek sonra etrafındakilere tesir edecek. Böyle olmazsa musikî tüketim unsuru oluyor. Oysa musikî tüketim unsuru değil. Musikî tamamen insanın ruhunu mayalayan, orada yeni bir mânâ inşâ eden bir unsur. Kaybolan bir şey değil. Yediklerimiz de böyle. Yediklerimiz de kaybolmuyor, sonradan dönüşüyor, onunla biz oluyoruz, dönüştürüyoruz. Name de böyle. Onu da dönüştürüyor, ruhumuza katıyoruz. Ruhumuz onunla besleniyor. Ruh musikîden gıda alıyor. Musiki ruhun gıdasıdır sözü çok doğru bir söz. Ama hangi musikî sorusu çok önemli. Nasıl yediklerimize dikkat etmemiz gerekiyorsa, dinlediklerimize de aynı onun gibi çok dikkat etmemiz gerekiyor.

Musiki Bir Kulak Medeniyeti…

Bu manada kulak çok önemli. Bir yazıda ‘kalbe giden yol kulaktan geçer’ diye yazmıştım. Kulağı temiz tutmalıyız diye. Çünkü kulak o kadar kötü sözlerle muhatap oluyor ki, meşgul oluyor ki gerçek duymamız gereken sesleri duymaz hale geliyor. Mevlana’nın dediği gibi ‘Sen kulağını karganın sesine vermişsin. Bülbülün sesini nereden duyacaksın’ diyor. Kulağını başka bir tarafa teksif etmişsin, adeta bağlaşmışsın.

Aslında musiki ve sanattan bahsedince bir kulak medeniyetinden söz ediyoruz. Çünkü gözü görmeyen peygamber gelmiştir, ama sağır bir peygamber gelmemiştir. Âmâ veli var, sağır veli bildiğimiz kadar yok…

Ayeti kerimelerde de ‘semî’ kelimesi, basîr’den, alim’den önce geliyor. Hocalarımızdan öğrendiğimize göre tefsir usulünde önce gelmesi, onun daha üstün olduğu manasına gelir. ‘Semi’na ve atağna’, işittik ve itaat ettik. ‘O işitir ve görür’ işitme önce zikrediliyor. Bu bakımdan işitme çok mühim. Bu konuda çok teferruat var. Mesela göz bir açıyla ve ışıkla sınırlıdır. Ama kulak cihad-ı sitte’den, kalp gibi haber alabilir. Karanlıkta da duyar, puslanmaz, paslanmaz, göz gibi kapağı da yok. Onun için bizim işimiz kulakla. Kulağı terbiye etmek lazım. Sesi güzel olan insanların kulağı sağlam olduğu için sesi güzeldir. Yoksa sesi güzel olmak yoktur, kulağı sağlam olmak vardır. Bu da tıbbi bir tespit.

Rasulullahı Anlatmak En Büyük Nimet

Altınoluk: Bestelerinizde Rasulullah aşkını terennüm ediyorsunuz. Bunlar nasıl bir çalışmanın ürünü?

Doğan: Tasavvuf müziğinin en temel konuları Allah aşkı ve Rasulullah muhabbetidir. Gönül dostlarının divanlarına baktığınız zaman tamamına yakını hep bu duyguları anlatır, bu hisleri terennüm eder, bunlarla yoğrulmuştur. Yunus’ta da, Aziz Mahmud Hüdayi’de de, Eşrefoğlu Rumi’de de böyledir. Hep aşk merkezli muhabbet vardır. Muhabbet ise yukarıdan aşağıya, büyükten küçüğe, hocadan talebeye doğru akar. Muhabbet oradan gelecek ki, bu taraftan cevap gelsin. Ancak bunun gerçekleşmesi için de önce talebenin bir adım atması, gayret etmesi gerekiyor. Fuzuli “aşk odu evvel düşer maşuka, andan aşıka” diyor. Önce sevilen, maşuk adım atacak, ondan sonra seven kişinin yolu açılacak. Bir hadis-i kutside, hatırlayabildiğim kadarıyla şöyle buyruluyor: “Beni isteyen beni bulur. Beni bulan beni bilir. Beni bilen beni sever. Beni seven bana aşık olur…” buraya kadar adımlar kuldan geliyor.  Bundan sonra “..Bana aşık olana Ben de aşık olurum…” geliyor. Dolayısıyla o ilk üç- dört adım bizden gelecek. Oraya bir gayret koymamız lazım. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın kanunları böyle işliyor.

Rasulullah Efendimizin methiyesi, cihanda kavuşulacak en büyük nasip. Üstadlardan birisi “Seni methetmeye gücüm yetmez benim. Ama Seni methetmek Allah’tan bana bir atâdır” diyor. Yine Arap bir sanatçı arkadaşım şunları söylemişti: “Rasulullah Efendimizi şiiriyle ve ilahisiyle metheden, sözleriyle sohbetine konu eden, hayatını anlatan her kimse, Rasulullah Efendimizden bir nur taşır. O muhakkak bir nur taşıyor ki bunu yapabiliyor.” Bu da nasip işi. Allah herkese kainatın en sevgilisini methetmeyi ya da sohbetine, yazılarına konu etmeyi nasip etmez. Bu büyük bir nimet, çok büyük bir nasip. Dolayısıyla bizim gayretimiz Rasulullah Efendimizi çok sevmek üzerine olmalı. Zaten Allah’ı sevmenin de yolu oradan geçtiği için O’nu (s.a.) sevmeye muhtacız ve mahkûmuz.

Bu sebeple bizim musikîmizin temelinde Peygamber Efendimize duyulan muhabbet vardır. Kesinlikle bu, başka bir şey yok. Bizim musikîmizi ikiye ayırırlar; dini musikî, lâ dini musikî diye. Bu akademik olarak bir tespitte bulunmak için yapılır. Bu da doğru değil. Çünkü lâ dini diye bir alan yoktur. Olmaması gerekir. Din zarftır, bütün her şey mazruftur. Dolayısıyla lâ dini diye bir alanın olmaması gerekir. O zaman; ağaçtan, böcekten, sevgilinin kaşından ve gözünden söz eden bütün eserler de aynı zamanda dinidir. Bir şartla elfaz-ı küfür olmayacak.

İmam-ı Gazali hazretlerinin musikî ile ilgili çizmiş olduğu bazı hududlar var. Sözleriyle ilgili, melodisiyle ilgili, müziğiyle ilgili o hudutlara uymak gerekiyor. Sadece sözleri değil, melodisi de, müziği de o şartlara uyacak. Sözleri çok güzel ama ona bir müzik koyuyorlar, afedersiniz göbek havası. Bu hiç olacak bir şey değil. Dolayısıyla bu şartlar içerisinde kalan her şey dinidir. Buradan bakmak lazım.

Dolayısıyla bu musikînin temelinde muhabbet var. Bu sebeple muhabbetle beslenmeyen bir ses tesir etmez. Ne kadar güzel olursa olsun…

Burada bir noktaya daha dikkat çekmek istiyorum: Efendimiz ölmemiştir. Ölmediği için de doğmamıştır. Muhammediyetten bahsediyorum. Şahsı manevisinden bahsediyorum. Şahsen ben buna inanıyorum. Dolayısıyla nuru Muhammedi hep vardı. ‘Ne zamandan beri Müslümansın’ diye sorduğumuzda ‘kâlû beladan beri’ diyoruz. Hazreti Muhammed Efendimiz de kâlû beladan beri peygamberdi. Çünkü Peygamber Efendimiz; “Hazreti Adem çamur ile balçık arasında iken ben nebiydim” buyuruyor. Dolayısıyla bizim Peygamberimizi doğru anlamamız lazım.

Altınoluk: Kutlu Doğum ve Ender Doğan; bu buluşma üzerine neler söylersiniz?

Doğan: Efendimizi anmak olarak söylersek, hadisenin birkaç veçhesi var. O dönemde programlar yapılıyor, konserler düzenleniyor, dergiler, gazeteler ondan bahsediyor. İnsanlarla buluşuyoruz, beraber ilahiler okuyoruz. Bütün alanlarda Peygamber Efendimizi daha çok anıyoruz. Bir yoğunlaşma söz konusu. Elbette bu şekilde öğretmek için yapılanlar çok güzel bir şey. Ama böyle bir zamanla sınırlanmış, belli bir takvime dayalı sınırlı bir anma kültürü de olmamalı. O’nu bütün hayatımıza yaymalıyız. Hayatımızın temelinde olmalı. Gerçi haftayla başlamıştı, aya yayıldı. İnşallah bütün yıla yayılır.

 *Naht: Ağacı kabartma şeklinde yontmak suretiyle şekil verme sanatıdır.

Gelecek Ay:
İşin sırrı Derviş Bir Gönle
Sahip Olmakta...

Konuşan: H. İbrahim Kurucan